Sabah 06:30’da demir alıyoruz ve yola çıkıyoruz. Adanın güneyine indikten sonra yönümüzü doğuya çeviriyor ve yelkenlerimizi açıp apaz seyrin keyfini çıkarıyoruz. Etrafta bir çok yelkenli seyir etmekte. Bunları görmek içimi bir kez daha rahatlatıyor. Artık olumsuz düşünceleri bir yana bırakıp yelken basmanın keyfini çıkarmaya başlıyorum. Öğleden sonra rüzgar şiddetini iyice arttırıyor. Yelkenleri iyice gerip tekneyi mümkün olduğunca yatırıyoruz. Yer yer küpeşte denizle buluşuyor. Oturduğum yerden içeriye doğru baktığımda mutfak telsiz bölümündeki pencerenin suyun içine girip çıktığını görüyordum.
Paros’un kuzeyinden yol alıp Mykonos ve Naxos adalarının arasından geçiyoruz. Kuzeyde bulunan adaların aralarındaki geçitler rüzgarı yer yer şiddetlendirmekte, adaların güneyinden geçerken de doğal bir duvar gibi rüzgarı biraz da olsun hafifletmekteler. Ikaria adasına yaklaştığımızda havanın durumu uygun ve keyfimiz yerinde olduğu için adanın batısından kuzey doğuya yöneliyoruz ve orsa seyrine devam ediyoruz.
Altınkum açıklarında bir telefon haberiyle rotamızı bir kez daha değiştireceğimizi anlıyoruz. Arayan Baran’dı. Biz onları Çeşme’ye varmışlardır diye düşünürken bir sorun oluştuğunu söylüyor. Baran’ın Slovenya çıkışından sonra pasaportuna giriş işlenmediği için Sakız adası liman polis merkezinde durumunu şüpheli bulmuşlar ve Sakız adasına bizim de gelmemizi istemişler. Son bir kez daha Sakız adasına doğru rotamızı değiştiriyoruz. Sabaha karşı 05:00 civarı Sakız limanına bağlanabiliyoruz.
31 Temmuz 2006
Sakız adasında öğleden önce polis merkezinden gelip bizi pasaport kontrolü için araçla alıyorlar. Türkiye kıyılarına iyice yaklaşmış olduğumuzdan dolayı burada kontroller daha sıkı tutuluyor. Bize buraya kadar Yunanistan girişi yapmadan nasıl geldiğimizi soruyorlar. Kendilerine herhangi bir yerde bir geceden fazla kalmadığımızı, buradan tekne sahibini ve ailesini alıp Çeşme’ye giriş yapacağımızı anlatıyoruz. Anlamakta ısrarla zorluk çekseler de en sonunda derdimizi anlıyor ve bize iyi yolculuklar dileyerek tekneye geri götürüyorlar.
Öğlene doğru yola çıkıyor ve Çeşme’ye doğru yol alıyoruz. Artık son durağımız bize sadece 8,5 deniz mili uzaklıkta, hava ve deniz şartları gayet uygundu. Türk kara sularına girdiğimizde Türkiye bayrağını teknemize çekiyoruz ve bütün zorlukları, keyifleri, eğlenceyi ve sıkıntıları arkamızda bırakarak saat 13:00 civarı Çeşme limanına giriş yapıyoruz.
19 Temmuz’da başladığımız yolculuk 31 Temmuz tarihinde Çeşme limanında son buluyordu. Herkes rahatlamış ve mutlu bir şekilde limanda oturup çaylarımızı yudumluyorduk. Yolda son günlerde çıkan zorluklara ve yoğun strese rağmen herkes mutluydu. Bütün yolculuktan geriye kalanlar hoş anılara dönüşmeye başlamıştı bile. Çaylarımızı yudumladıktan sonra İzmir otobüsüne biniyorum ve bütün yolculuğun huzurunu hissederek özlediğim İzmir’e doğru adım adım yaklaşıyorum.
Yolculuk sırasındaki rotamızı google earth ile görüntülemek için alttaki linkten "kmz" dosyasını indirebilirsiniz;
Sabahın erken vakitlerinde yola çıkıyoruz. Limandan çıkınca sütliman deniz bizi biraz olsun rahatlatıyor. Kuzeye yönelerek adanın diğer tarafına geçiyoruz. Güneye inmeye başlarken rüzgar şiddetini yavaş yavaş arttırmaya başlamış tekrardan Ege’nin o çalkantılı dalgaları ortaya çıkmaya başlamıştı. Artık yelken basmak için güzel bir zaman. Pupa yelken yolumuza devam ediyoruz. Yaklaşık 7 deniz mili güneye indiğimizde Baran motoru kontrol ediyor ve motorun yağ attığını söylüyor. Motorun yağ tıpası yırtılmış ve sallantının etkisiyle motor yağ atmıştı. Ne olur ne olmaz diye tekneyi yakındaki bir koya demirliyoruz. Bu koyda bizden başka bir yelkenli tekne daha var. İçinde 4-5 genç denize girmek için buraya demirlemişler. Yağ tıpası gerçekten de baya zarar görmüş durumda. Koydaki diğer tekneden edindiğimiz elektrik bandı ve ufak bir tahta parçası ile idare edecek kadar tıpayı onarıyoruz.
Yola devam ederken Baran endişelenmeye başlıyor. Rüzgar şiddetini arttırdıkça dalgaların boyu yükseliyor ve artık bütün yolculuğun yorgunluğu, stresi Baran’da dayanılmaz bir hal alıyordu. Daha fazla yola devam etmek istemediğini, en yakın yerde karaya çıkmak istediğini belirtiyor. Çaresiz yanından geçtiğimiz Kythnos adasındaki limana 17:30 civarı yanaşıyoruz. Burada ne yapacağımıza karar vereceğiz.
Limana girerken polis kontrol merkezinden telsizle bir mesaj alıyoruz. Bizi gördüklerini ve tekneyi bağlayıp kontrol için beklememizi istiyorlar. Gelen polislere durumumuzu anlatıyoruz. Yağ tıpasındaki sorunu anlatıp 1 gece kalacağımızı ve ertesi sabah yola devam edeceğimizi anlatıyoruz. Pasaportları kontrol ettikten sonra ayrılmadan önce polis merkezine bilgi vermemizi istiyorlar. Buradaki polisler Patras’takilere nazaran daha yardımsever ve sıcakkanlılar.
Oturup düşünüyoruz ve Baran buradan Atina’ya geçip teyzemlere katılmak istediğini, tekne ile daha fazla yola devam etmek istemediğini belirtiyor. Bunun üzerine Baran için feribot bileti bakıyoruz. Şansımıza akşam 20:00’da Atina’ya gidecek bir feribot olduğunu öğreniyoruz ve bilet alıyoruz. Baran’ı uğurladıktan sonra artık 2 kişi yola devam edeceğiz.
Akşam deniz kıyısında güzelce bir restoranda karnımızı doyurup tekneye dönüyoruz. Güvertede otururken yanımıza bir gezi teknesi yanaşıyor. İçinde bir kaptan ve tayfası var. Selamlaşıyoruz. Sohbet ederken İzmir’den geldiğimizi öğrenince kaptan önce bir iç çekiyor. “Ahhh İsmiri ahh” şeklinde iç geçirdikten sonra bana cennette yaşadığımı söylüyor. Onun da ailesi mübadele zamanında İzmir’den Yunanistan’a göçmek zorunda kalan Rumlardanmış. Benim de ailem göçmen olduğu için bir anda ortalık ısınıyor ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar sıcak bir sohbet devam ediyor. Ne gariptir ki ikimizin de fikri bu iki halk arasında aslında bir fark olmadığı, her ikimizin de ne kadar güzel sohbet ettiğimiz olmasına rağmen nedendir bilinmez politik sebeplerden iki ülke arasında hep bir sürtüşme söz konusu oluyordu. Politik sebeplerden arınmış sohbetimizin keyfiyle şarkılar söyleniyor, iyi niyet dilekleri tekrarlanıyordu.
Korint boğazından geçtikten sonraki rotamız Atina’nın güneyinden geçerek kuzey doğuya yönelmek ve Andros – Tinos adalarının arasındaki geçitten direkt Çeşme’ye doğru yol almak şeklinde çizilmişti. Fakat Makronisi adasının 6 deniz mili güney batısında fazlasıyla dalgalı bir denizle karşı karşıya kalmıştık. Günce’nin beni uyandırmasıyla işin ciddiyetini daha iyi anlamıştım. Güverteye çıktığımda ortalık karmakarışıktı. 30 derece iskele yönünden yaklaşık 20-25 knot hızla esen rüzgar ve Ege denizinin çalkantılı dalgaları herkesin keyfini kaçırmak bir yana endişelere de sebep olmaktaydı. Zübeyde teyzem, Günce ve Baran için bu ilk açık deniz deneyimi zorluklara sahne oluyordu. Yelken açmak neredeyse imkansızdı. Orsa[1] seyri yapmamız gerekiyordu fakat teknenin aşırı derece yatması teyzemde ve Günce’de korkuya sebep oluyordu. Ancak floğu yarım açabilmiştik, teknenin başını bastırabilmek için. Zorlu hava şartları ve bir anlık panik herkeste strese sebep olmuştu bile. Acil bir karar vermek gerekiyordu. Ya rotamızdan sapmadan dalgalara çarpa çarpa ilerlemeye çalışacaktık ya da yakınlarda sığınacak bir yer bulacaktık. Burundan aldığımız sert rüzgar yüzünden normal şartlarda 5,6 – 6 knot olan hızımız yer yer 1,5 – 2 knot’a kadar düşüyordu.
Telsizle bir çağrı gönderdim. Şansımıza bir Türk tankeri yakınlardaydı. Bize fırtınalı günlerde sığındıkları bir kıyının koordinatlarını verdiler. Bizden yaklaşık 30 deniz mili kuzeyde kalan Karystos sahilinden bahsediyorlardı. Fakat oraya gidebilmek için burundan esen rüzgara karşı yaklaşık 10-15 saat yol alamız gerekiyordu. Teknedeki herkes için bu oldukça fazla sürecek bir yolculuktu. GPS ile etraftaki adaların kıyılarını araştırırken birden doğumuzda görüş alanımızda olan Kea adasında korunaklı görünen bir liman olduğunu fark ettik. Girişinin dar ve yer yer kayalık yapısı bizi ilk başta düşündürmüş olsa da denemeye karar verdik. Yaklaşık 6 saat içinde Kea limanına giriş yapabilmiştik. Limana girer girmez hiç beklemediğimiz bir görüntüyle karşılaştık. Gerçekten çok korunaklı olan limanda büyük yolcu gemileri, yelkenliler ve lüks yatlar demirlemişlerdi. Biz doğal korunaklı, ıssız bir liman beklerken burası tam bir merkez çıktı.
Kendimize diğer teknelerin yanında uygun bir yer bulup tekneyi bağladık. Burada ise ne polis geldi ne de telsizle herhangi bir mesaj aldık. Yorucu ve sert yolculuk sonrası karaya ayak basmamız herkesi rahatlatmıştı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. İlk olarak etrafı biraz dolaştık ve yemek yiyebileceğimiz güzel bir yer bulduk.
Burası gerçekten hoş bir ada kasabası. Sonradan öğreniyoruz ki buraya Atina’dan motor yatlarıyla Uzo – balık keyfi yapmaya gelenler çok olurmuş. Oldukça ufak, huzurlu ve sakin bir kasaba. Yemeğimizi yemek için Aristos Greek Tavern’e oturuyoruz. Burası sonradan öğrendiğime göre oldukça ünlü bir yermiş. Sahipleri çok sıcakkanlı ve yemekler de oldukça lezzetliydi. Brindisi’den ayrıldığımızda yakaladığımız palamutu da mutfağa verip pişirmelerini istiyoruz.
Yemek sırasında ne yapacağımız kararlaştırmaya çalışıyoruz. Acaba havanın durulmasını mı beklemeli yoksa rotamızda düzeltmeler mi yapmalıyız? Baranla birlikte etrafı dolaşıp diğer teknelerin kaptanlarından bilgi almaya çıkıyoruz. Güzelce bir motor yatın kaptanı bize yardımcı oluyor. Kendisi Yugoslav bir kaptanmış. Bizim Türkiye’den geldiğimizi öğrenince hemen “komşu” diye sesleniyor. Başımızdan geçenleri anlatınca önce bir kahkaha atıyor. Ardından havanın ne zaman durulacağını soruyoruz ve bize garip garip bakarak “havanın nesi var çok güzel” diye cevaplıyor. İşte o an bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmeye başlıyorum. Ben ısrarla karşılaştığımız havanın sertliğinden, rüzgarın şiddetinden bahsederken kaptan gülmeye devam ediyor ve bana o çok bilindik kelimeyle cevap veriyordu; “Meltemi”
Meltemler; kara ile deniz arasında eser. Öğle vakitleri karalar ısınıp, alçak basınç sahası meydana getirince denizden karaya doğru eser. Gece bunun tesiri çok daha yavaş olur. Bu hava akımları vadilerle dağlar arasında da meydana gelir.
Bir İzmirli olarak meltem rüzgarlarının ne kadar rahatlatıcı olduğunu bilmeme rağmen şu anda tam da bu rüzgarların oluştuğu yerde bulunduğumuzu öğrenmek beni bir kez daha şaşırtıyor. Bizim bildiğimiz meltem rüzgarları akşam üstü serinlik veren hafif hafif esen tatlı bir rüzgardır. Tabii bir ayrıntıyı gözden kaçırdığımı fark ediyorum. İzmir’de biz körfezin koruyuculuğu altında bu tatlı esen rüzgarın keyfini çıkarıyorduk. Bu bölgenin kuvvetli meltem rüzgarları için bir merkez olduğunu öğrenince seviniyorum fakat ekibin geri kalanı için aynı şeyi söylemek çok güç.
Yugoslav kaptan harita üzerinden bize yol almamız gereken rota hakkında bilgi veriyor. Kea’dan sabahın erken saatinde ayrılıp adayın kuzeyinden güneye doğru yönelmemiz ve Syros adasını geçtikten sonra doğuya yönelerek yelken basmamızı tavsiye ediyor. Böylece güneye inerken kuzeyli rüzgarı arkamızdan alıp sabah sakin havada hızlı bir seyir yapacak ve öğleden sonra da doğuya yönelerek kuvvetlenen rüzgarın da yardımıyla apaz seyri yaparak rüzgarın bizi Kuşadası açıklarına kadar götürmesini sağlayacaktık.Böylece Ikaria ve Samos adalarının arasından geçerken akşam vakti olacak ve rüzgarın kesilmesiyle rahatça kuzeye doğru ilerleyebilecektik. Bu rota planı bol bol yelken basmak ve tekneyi mümkün olduğu kadar çok yatırarak hızlı bir şekilde yol almak anlamına geliyordu. Gerçekten heyecanlı ve keyifli olacağı belliydi. Kaptan halimize çok gülüyordu. Ben 22 knot rüzgar gördük dediğimde gülümseyerek gençliğinde bu adaların arasında 20 knot rüzgarın altında yelkene çıkmadıklarından bazı günler 25-30 knot rüzgar olduğunda nasıl da neşeyle yelken yaptıklarından bahsetti. Bu beni hem rahatlattı hem de heyecanlandırdı. İzmir körfezinde yelken dersi alırken en fazla 8-10 knot rüzgar görmüştüm. Bu bile yeterince heyecanlıyken 20-25 knot rüzgar fikri heyecanımı katlamaktaydı.
Yeni rotamız üzerinde hemfikir olduktan sonra Günce ve teyzemin bu yolculuğu göze alamayacağını fark ettik. Mecburen burada yolumuzu ayırmamız gerekecekti. Yolcu feribotları hakkında bilgi aldık. Plana göre yine Baran, ben ve Uli tekneyle yola devam edecek diğerleri de sabah ilk feribotla Atina’ya oradan da Çeşme’ye gidecekti. 2 gün sonra sabah vakitlerinde Çeşme’de buluşmayı umuyorduk.
Akşam güzel bir uyku çektikten sonra sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktık.
Sabaha karşı 03:00 civarı Korint geçidinin girişine varıyoruz. Telsiz ile tekne bilgimizi ve konumumuzu kontrol merkezine bildiriyoruz. Bize o sırada boğazdan bir yolcu feribotunun geçtiğini yaklaşık saat 05:00’te geçidin tekrar açılacağını bildiriyorlar. Etrafta bizden başka bir tekne yok. Çaresiz sabahın serinliğinde bekliyoruz.
Korint Boğazı[1]: Korint Boğazı, Tarihi Korint şehri yakınlarında anakara Yunanistan'ı ve Peloponnez yarımadası arasında yer alan dar karaköprüsü. Boğazın İngilizce dilindeki karşılığı olan Isthmus of Corinth adındaki "isthmus" sözcüğü Antik Yunanca'da "boğaz" anlamına gelir ve arazinin darlığını vurgu yapmak için kullanılmıştır. Boğazın Batısında Korint Körfezi, Doğusunda ise Saronik körfezi bulunur. 1893 yılından beri hizmet veren 6.3 km uzunluğundaki Korint Kanalı, Peloponnez yarım adasını bir adaya dönüştürmüştür.
Bölgeye bir kanal yapma fikrinin başlangıcı Antik Yunanistan'a kadar gider. Kanal kazmak için ilk teşebbüs M.Ö. 7. yüzyılda Tiran Periander ya da Periandros tarafından yapılmıştır. Ortaya çıkan teknik zorluklar yüzünden bu fikrinden vazgeçen tiran, bunun yerine daha az masraflı olan ve Diolkos olarak bilinen taş kaplı bir nakliye yolu yaptırmıştır. Diolkos'un kalıntıları bugün halâ modern kanal boyunca görülebilir durumdadır.
Roma Cumhuriyeti, ardından da Roma İmparatorluğu bölgenin kontrolünü sağlayınca, kanal için bir takım girişimlerde bulunuldu. Julius Caesar bunun, yeni kurmuş olduğu kolini "Colonia laus Iulia Corinthiensis" için bir avantaj olabileceğini öngörmüştü. Tiberius'un saltanatı ile birlikte mühendisler bir kanal kazmayı denediler ancak modern aletlerin eksikliği yüzünden, bir Antik Mısır buluşu olan ve piramid yapımında kullanılan granit blokları taşımak için geliştirilen yöntemi kullandılar ve 32 yılında gemileri yuvarlanan kütükler üzerinde taşıdılar. 67 yılında, bir Hellen-dostu olan Roma İmparatoru Nero, 6,000 köleye bir kanal kazılması emrini verdi ancak ertesi yıl Nero ölünce, yerine geçen İmparator Galba kendisine çok pahalıya malolduğu gerekçesiyle kanal kazısını iptal etti.
Saat 5:00’te yapılan anons ile boğazın geçide açıldığını öğreniyor ve yola çıkıyoruz. Korint gerçekten de sıra dışı bir yapıya sahip. Yer yer genişlik 16-17 metreye kadar düşmekte. Boğaz üzerinden geçen yollar, demir yolları farklı bir görüntü sergilemekte. Biz çok erken geçtiğimiz için ortalık oldukça ıssız. Fakat gündüz vakti buralardan fotoğraf çeken çok sayıda insanlar olurmuş. Boğaz içinde hız sınırlaması mevcut. Yaklaşık 3,40 deniz mili uzunluğundaki boğazdan çıkmamız yarım saatten fazla sürüyor. Çıkışta hemen solda bulunan iskeleye bağlanıp kanaldan çıkış işlemlerini yaptırmak için kontrol merkezine uğramayı ihmal etmiyoruz.
Kanala girerken henüz karanlık olan hava çıktığımızda çoktan ışımaya başlamıştı. Gecenin yorgunluğunu atmak için kamarama çekiliyorum.
Saat 12:30 civarı Patras limanına ulaşmıştık. Liman girişindeki çok sayıda büyük yolcu feribotları hemen dikkatimizi çekiyor. Yunanistan bu konuda çok ilerlemiş. Neredeyse bütün adalara giden büyük feribotlar sürekli yolcu taşımakta. Turizmi yönlendirmeyi ve bu yoldan kazanmayı gerçekten iyi başarıyorlar. Patras limanında kendimize zorla bir yer buluyoruz ve daha teknemizi bağlamamıza fırsat bulamadan liman polisi başımızda bitiyor. Brindisi ve Corfu’da liman polislerini bulmaya çalıştığımızı düşününce buradakilerin tavırları biraz garip geliyor. Hemen bizi sorguya çekiyorlar, nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz, neden Patras’a gelmişiz, ne zaman ayrılacakmışız gibi sorularla bizi biraz bunaltıyorlar. Kendilerine buradan transit geçtiğimizi, Çeşme’ye gittiğimizi, sadece depomuz için su ve benzin alacağımızı belirtiyoruz. Pasaportlarımız dikkatle incelendikten sonra Baran’ın, Uli'nin ve benim Yunanistan girişimiz olmadığı için kesinlikle tekneden dışarıya bir adım bile atmamamız gerektiği konusunda uyarı alıyoruz. Telsizden yakıt tankerini çağırıyor ve biz limandan ayrılana kadar başımızda bekliyorlar.
Bütün bunlar olup biterken ben de tekneden etrafı izlemekle meşguldüm. Bir anda gördüklerim beni şok etti. Hemen limanın yanındaki parkın oralarda, kayalıklarda bulunan Hintli olduğunu tahmin ettiğim bir vatandaş, gayet sakin tavırlarla çömelmiş, ihtiyacını gidermekteydi :)
Yaklaşık 1,5 saat sonra tekrar yolumuza devam ediyoruz. Patras’tan batıya doğru yönelince uzaktan Rio-Antirio köprüsü görünüyor. Oldukça güzel bir mimariye sahip olan bu köprü Mora yarımadasını anakaraya bağlamakta. 2800 metre uzunluğundaki bu köprü 12 Ağustos 2003 tarihinde tamamlanmış ve kullanıma açılmış. Köprünün altından geçerken Korint körfezine girmiş bulunuyoruz. Bu arada karşılaştığımız Yunan bayraklı teknedekilerle de selamlaşıyoruz.
Saat 17:00 civarı hafif bir rüzgarın da yardımıyla yelkenlerimizi tekrardan açıyoruz. Bu sefer yolculuğun verdiği keyif ve rahatlıkla biraz oyun oynamak istiyoruz ve kavança[1] atıyoruz. Yalnız unuttuğumuz bir ayrıntıyı pervaneden gelen garip bir ses ile bir süre sonra fark ediyoruz ki bütün yolculuğun keyfini bir anda kaçırıyor. Teknenin kıçına bağladığımız sırtı oltayı toplamayı unuttuğumuz ve bu şekilde kavança attığımız için oltanın pervaneye dolandığını görüyoruz. Hemen motoru kapatıp suya dalarak duruma baktığımızda ise pervanenin misinayı baya bir doladığını görüyoruz. Önce Nezih bey, ardından Baran, ardından ben nefesimiz yettiğince dalıp misinayı dolandığı yerden kesip çıkarmaya çabalıyoruz. Fakat ne kadar uğraşırsak uğraşalım misina fena halde pervanenin içlerine kadar dolanmış. Yakında görünen bir koya yaklaşıp yardım bulabiliriz umuduyla Diakopto kıyısına yaklaşıyoruz. Yakınımızda balıkçı barınağı olmasına rağmen yardımcı olacak kimseyi bulamıyoruz. Tekrardan Baran’ın üstün çabasıyla kesebildiğimiz kadar misinayı kesip yola devam etme kararı alıyoruz. Tabii kulağımız motorda ve pervanede. Her an bir sorun çıkar mı endişesiyle yol alıyoruz. Hedefimiz 80 mil ötemizde bulunan Korint boğazına varmak.
[1] Kavança: Rüzgar altına doğru yapılan dönüşlere kavança yada boci tramola adı verilir.
Sabaha karşı saat 05:00 civarı anakara ile Corfu adası arasındaki boğazdan geçerken tam karşımızdan esen 15 knot rüzgar ile güzel bir orsa seyri yapıyoruz. Yola çıktığımızdan beri ilk defa motorsuz hızlı bir seyir halindeyiz.
Yaklaşık 1,5 saat sonra Corfu adasının kuzey doğusundaki deniz fenerini geçiyoruz. Bu fener ufacık bir adacığın üzerinde konumlandırılmış. Yol boyunca fenerlerin önemini bir kez daha anlıyorum. Bundan sonraki yolculuğumuz karaya daha yakın geçecek gibi görünmekte. Bu da insan fazladan rahatlık ve huzur vermekte.
Saat 08:00 civarı marina girişinden telsizle konumumuzu bildiriyor ve bağlanacak yere kadar bize eşlik eden botu takip ediyoruz. Burada fazla kalmayacağımız için herhangi bir işlem yapmıyoruz. Bizimkilerle marinada buluşup uzun süredir özlemini çektiğimiz güzel bir kahvaltı yapıyoruz.
Kahvaltıdan sonra alışverişe gidiyoruz ve bol miktar yiyecek, içecek temin ediyoruz. Bundan sonra yola 6 kişi devam edeceğiz. Vakit kaybetmeden yola çıkıyoruz. Hava ve deniz durumu halen bizden yana. Gayet sakin ve huzurlu. Yol boyunca birçok yelkenli tekne, balıkçı teknesi ve yolcu feribotlarını görüyoruz. Artık uzaktan da olsa kıyıların keyfini çıkarmanın vakti gelmişti. Corfu adasından sonraki durağımız yaklaşık 270 deniz mili uzaklıkta bulunan Patras limanı. Patras’a ulaşmak için öncelikle Paxoi ve Antipaxoi adalarını geçip güney batıya yöneldikten sonra Lefkada ve Ithaki adalarının arasından doğuya doğru yol almamız gerekiyor.
Bize katılan teknenin asıl sahibi Nezih bey sayesinde ben de bol bol uyuma ve dinlenme fırsatı buluyorum. Bütün gece deliksiz bir uyku ile 4 günün yorgunluğunu atıyorum.
Sabah erkenden kalkıyoruz ve sevgili Guseppe ustanın yollayacağı elemanı bekliyoruz. Öğlene doğru eleman halen daha gelmemişti. Marina merkezini tekrar ziyaret ediyoruz ve zoraki bir şekilde eleman gönderilmesini sağlıyoruz. Tam bir tembellik örneği gösteriyor herkes. Nedense hiç yabancılık çekmediğimizi hissediyorum.
Gelen usta klasik bir İtalyan görünümünde. İngilizce bilmiyor fakat o İtalyan biz Türk bir şekilde el kol hareketleriyle anlaşırken kaptanımız Uli bu işe çok şaşırıyor. Motorun yağ, filtre değişimleri yapılıp bakımları tamamlanıyor. Teknemizin su ve benzin deposunu doldurduktan sonra saat 13:00 civarı yola çıkmaya hazırız. Son kontroller ve rotamızı kontrol edip demir alıyoruz.
Yeni rotamız Brindisi limandan çıkıp yaklaşık 100 deniz mili (190 km) güney doğuda bulunan Kerkyra (Corfu) adasına ulaşmak. Buradaki Guvia Marina’da bizi bekleyen Nezih bey’i, Zübeyde teyzemi ve kuzenim Günce’yi tekne yolculuğuna dahil edeceğiz. Yavaş yavaş Adriya’nın o sakin yüzünü geride bırakıp Ege’ye doğru yol almaya başladıkça çalkantılı deniz ve rüzgar da bize merhaba diyordu. Fırsattan istifade akşamüstüne kadar yelken basıyoruz.
19:30’a doğru birden 3 gündür öylece ardımızdan gelen oltada bir hareketlenme gözümüze çarpıyor. Yavaş yavaş oltayı çekince görüyoruz ki büyükçe bir palamut oltamıza takılmış. Tam da bütün ümitlerimizi yitirmişken bizim için mutlu bir görüntü oluyor.
Gece 21:30 civarı İtalyan bayrağının yerini Yunanistan bayrağı alıyor.
Sabah 06:00 civarı çoktan uyanmıştım. Açık deniz havası insanı dinç tutmakta ve bol oksijen kısa uykuları son derece verimli kılmakta. GPS’i kontrol edince İtalya kıyılarına yaklaştığımızı ve rotamızı 136 dereceye çevirdiğimizi görüyordum. Kıyıya yaklaştığımız için artık daha çok sayıda tanker, balıkçı tekneleri ve yolcu gemileri görmeye başlıyoruz. Saat 17:00 civarı üçüncü günümüzde ilk defa kara görünüyor. Gerçekten heyecan verici bir olay. Şimdi daha iyi anlıyordum gemicilerin kara gördüklerinde neden öyle heyecan ve sevinç içinde olduklarını. Fakat gördüğümüz görüntü benim için hiç hoş ve güzel değildi. Organik kimyasal ürünlerin üretildiği rafinerinin deniz kıyısındaki bol dumanlı ve kirli görüntüsü neredeyse tüm keyfimi kaçıracaktı. Bu güzel denizlerin tadını çıkarmamıza sebep olan yelkenli tekneyi de; doğayı, atmosferi, denizi, çevreyi kirleten ve yaşanmaz hale çeviren rafineri, santral, fabrikaları yapanlar da insanlar.
Tüm bunları düşünürken birden uzaktan suyun üstüne zıplayan yunuslar gözümüze çarpıyor. Hiç vakit kaybetmeden tekneye yanaşıp ikili gruplar halinde teknenin baş tarafında zıplayarak tekne ile yarışıyorlardı. İlk defa bir yunusu yakından görüyorduk. Baran da ben de çok heyecanlandık. İnanılmaz varlıklardı. Sudan dışarı zıplıyorlar, suyun içinde dönüyorlar bir sağa bir sola yüzerek türlü numaralar yapıyorlardı. Bir süre sonra zıplaya zıplaya bizden uzaklaştılar.
Yaklaşık yarım saat içerisinde liman girişindeki fenerin yakınından geçiyorduk. Limana doğru ilerlerken tarihi bir kale gözümüze çarpıyor. Bu kale Napoli Kralı I. Ferdinand tarafından 1491 yılında yaptırılmış. Aragonese Kalesi veya Deniz Kalesi olarak bilinmektedir. Bu arada başımızın üstünden geçen inişteki bir uçak dikkatimizi çekiyor. Liman girişinin hemen ardındaki havaalanı sebebiyle burada alçaktan uçan uçakları izlemek mümkün.
Kalenin bulunduğu adacığı geçer geçmez kuzeye yönelip Brindisi Marinaya doğru yol alıyoruz. Marinaya yaklaştığımızda uygun telsiz frekansından haberleşerek bizi yönlendirmelerini istiyoruz. Merkezden bir Zodyak bot yollanıyor. Bize bağlanacağımız yeri gösteriyorlar.
Saat 19:00 civarı karaya ayak basıyoruz. 3. gün karaya çıktıktan sonra sanki yer denizdeymiş gibi sallanıyordu. Teknenin ritmine uyum sağlayan orta kulağımız bu sefer sabit kara parçasına yabancılaşmıştı. Marinaya giriş işlemimizi yaptırdıktan sonra liman polis ofisine yöneliyoruz. İtalya’ya giriş işlemimizi yaptırmamız gerekiyor. Fakat ofis kapalı ve etrafta herhangi bir polis bulamıyoruz. Marina merkezine tekrar durumu bildiriyoruz. Bu saatte polis bulmak zordur diyorlar. Bize merak etmeyin bir şey olmaz diyerek İtalyanların ne kadar da biz Türklere benzediğini bir kez daha gösteriyorlar. Marina içinde bir de tamir atölyesi bulunmakta. Burada teknelerin her türlü tamir ve onarım işlemlerini yaptırmak mümkün. Bu atölyenin baş ustası Guseppe’yi buluyor ve teknemizin motor bakımını yaptırmak istediğimizi söylüyoruz. Ertesi sabah erkenden bir tamirci yollayacağını söylüyor ve teknemizin bilgilerini not alıyor.
İTALYA – BRİNDİSİ
Karaya çıktığımıza göre biraz gezmek hakkımızdır diye düşünüyoruz. Marinanın yakınlarındaki bir duraktan otobüse biniyoruz ve iskelenin yakınlarında otobüsten iniyoruz. Buradan merdivenleri inerek küçük bir iskeleye varıyoruz. Buradan kalkan teknelerle küçük bir ücret karşılığı karşı kıyıya geçiyoruz. Bu ufak yolculuk sırasında bir yanda marina anıtı ve diğer yanda ise savaş gemilerinin bulunduğu limanı izliyoruz. Bu arada tüm yol boyunca bimini yokluğundan güneş gözlüğümü çıkarmadığım için akşamüstü tam bir panda görüntüsü sergileyerek insanlar arasında baya dikkat çektiğimi fark ediyorum.
İtalya’da insanlar hem görüntü hem de yaşam tarzı olarak biz Türklere inanılmaz benzemekte. Merkezdeki sokaklara girince dikkatimi ilk çeken şey Çeşme’ye feribot bileti satan acentelerin çokluğu oluyor. Çoğunlukla Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden Türkiye’ye araçlarıyla yolculuk eden Türkler yaz aylarında yoğun olarak buradan yolcu gemileri ile Çeşme’ye gitmekte. Sokaklarda bir çok insan dolaşmakta. Her yer ünlü İtalyan dondurması (Gelato) satan dükkanlarla dolu. Burada dikkatimi çeken olay ise bakkalların önünde duran masalar. Bakkalları tıpkı bir kafeterya gibi kullanmak mümkün burada. Masalardan birine oturuyoruz ve keyif biramızı yudumluyoruz.
Mimari oldukça ilgi çekici. Her yerde tarihi binalar mevcut. Bunlar iyi bir şekilde restore edilmiş ve halen kullanılmakta.
Buradan İzmir’deki tanıdıklara telefon etmeye çalışmak tam bir eziyet oldu benim için. İngilizce bilen pek insan yok, bilen de konuşmazmış zaten. Bakkaldan zorla bir telefon kartı alıyorum. Yine bu kartla zorla telefon etmeye çalışıyorum fakat nafile. Telefon sistemleri bizimkilerden biraz farklı. Arama kartları var. Bakkala geri gidiyorum zar zor derdimi anlatmaya çalışıyorum. Bakkal amca bana bön bön baktıktan sonra kendi telefonunu uzatıyor. En sonunda telefon etmeyi başarıyorum. İş ödemeye gelince ise nedendir bilinmez bakkal amcaya bir türlü para kabul ettiremiyorum. Ben de jest olsun diye bakkaldan bir şeyler alıp çıkıyorum.
Saat 21:45 civarı tren istasyonunun karşısındaki durakta marinaya dönmek için otobüs bekliyoruz. Yaklaşık yarım saat otobüs bekledikten sonra öğreniyoruz ki buradan geçen otobüs saat 20:00’den sonra rotasını değiştirmekte ve arka sokaktan geçmekteymiş. Tekrar yer değiştirip diğer durakta otobüs beklemeye başlıyoruz. Ortalık ıssız ve sakin. Bizden başka birkaç kişi daha var otobüs bekleyen. Otobüs geldiğinde şoföre inatla marinada ineceğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Fakat kendisi bunun olmayacağını bize söylemekte ısrar ediyor. Marinadan gelirken bindiğimiz otobüsle aynı numara fakat şoför inatla “No marina, no marina” şeklinde cevaplar vermekte. Tabii arada bol bol ne anlama geldiğini bilmediğimiz İtalyanca sözler sarf etmekte. Otobüste sadece 4 kişiyiz ve bizden başka İngilizce bilen de yok. Şansımıza birkaç durak sonra otobüse binen bir kız az da olsa İngilizce biliyormuş ve bize yardımcı oluyor. Ondan sonra anlıyoruz ki sevgili şoförümüz bizim “Maria” isimli bir arkadaşımıza gittiğimizi sanmaktaymış ve Maria’yı tanımadığını anlatmaya çabalıyormuş. Bu durum otobüste bolca kahkahaya sebep oldu tabii ki. Derdimizi anlattıktan sonra anlıyoruz ki otobüs marinanın pek yakınından geçmiyormuş. Fakat yine ilginç bir olay oluyor ve belediye otobüsü yolunu değiştirip gülüşmeler eşliğinde bizi marinanın kapısına kadar bırakıyor. Buna en az bizim kadar marina kapısındaki güvenlik de şaşırıyor.
Uli uyandıktan sonra klasik bir sabah kahvaltısı ediyoruz. Rotamızı kontrol ediyoruz ve otomatik pilotu 140 dereceye ayarlıyoruz. Saat 08:00 civarı bir ördek fark ediyoruz. Yakınımızda denizin üstünde dinlenmekte. Kim bilir nereden geliyor nereye gidiyordur. Yeni bir güne küçük fakat mutluluk verici bir başlangıç oluyor.
Saat 09:10 civarı Bosna – Hersek açıklarında bir yüzme molası daha veriyoruz. Derinlik 120 metre civarı. Deniz hala çarşaf gibi. Haritaya bakınca bütün gün boyunca eşsiz güzelliği dillerden düşmeyen Hırvatistan kıyılarını geçtiğimizi görüyorum. Tabii açıklarda olduğumuz için bu güzellikleri görebilme fırsatını kaçırmış oluyoruz. Denizciler arasında: “Hırvatistan kıyılarını görmeden ölme” denir. Gerçekten de fotoğrafları bile Hırvatistan kıyılarının fazlasıyla hayretler içinde bırakacak bir güzelliğe sahip olduğunu gösterir insana.
Yola çıkalı 24 saat olmuştu fakat oltamızın ucu halen daha boştu. Sabır diyerek yolumuza devam ediyoruz. Nöbetten dolayı yorgunluğumu biraz kestirerek atmak için kamarama çekiliyorum.
3 saatlik bir uykunun ardından güverteye çıkıyorum. Bir süre sonra 1,5 gündür ilk defa bizden başka bir deniz taşıtı görüyoruz. Bunlar Adriya üzerinde bulunan limanlara veya petrol platformlarına doğru yol alan tankerler. Kıyıya yakın seyrettikleri için bizlerden oldukça uzaktalar. Yine de telsiz ile iletişim kurup selamlaşıyor ve konumumuzu bildiriyoruz.
Akşamüstüne doğru psikolojik çözülmeler yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlıyor. Gün boyunca diyaloglar azalmış, herkes bir köşede kendi içine kapanmıştı. Önceki gün masada birlikte yenen yemekler yerini herkesin kafasına göre bir yerde yalnız yediği anlara bırakmıştı. Bu benim daha önce deneyimlediğim bir durum olduğu için yabancılamıyordum. Fakat kuzenim Baran için bu ilk defa yaşayacağı bir ruh hali olacaktı. Heyecanla olacakları bekliyordum.
Yavaş yavaş memnuniyetsizlikler başlamış, ufak tefek atışmalar ve zıtlaşmalar olmuştu. Fakat yine de bunları alttan alarak biraz da anlayışla karşılayarak durumu idare ediyorduk.
Gece 20:30’dan sonra çıkan rüzgar bu sefer bizi çok sevindirmişti. Yaklaşık 75 derece sancak yönünden 10 knot hızında bir rüzgar ile karşılaşmıştık ve motoru kapatıp 6,5 knot hıza ulaşabildik. Bu seferki rüzgar yaklaşık 23:30’a kadar yelken basmamızı sağladı.
Bu sefer gece nöbeti sırası bendeydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde baş kısmında
uzanmış kulaklarımda Pink Floyd - A SAUCERFUL OF SECRETS albümü eşliğinde yıldızları seyre dalmıştım. Medeniyetten bu kadar uzakta gökyüzünden ufka kadar inen tüm yıldızlar görülmeye değerdi. Bir de şansıma Ay ortalıklarda yoktu. Samanyolu tüm ihtişamıyla gökyüzünü bir uçtan diğer uca sarmaktaydı. Tüm gökyüzünün bu kadar net ve açık görüldüğü bu harika ortamda ara ara gök taşlarının bıraktığı izler geceye ayrı bir keyif katıyor. Hatta en ilginç olaylardan birisi de gökyüzündeki iridium flare olayını izlemek oldu. Iridium flare denen olay yörüngede dolaşan uyduların panellerinden Güneş ışığını yansıtmasıdır. Bu da gökyüzünde sanki birisi size doğru bir aynadan ışık yansıtıyormuş gibi görünüyor.
Gece boyunca birkaç kez uzaklarda görünen balıkçı tekneleri sanki deniz üzerinde yangın varmış gibi görüntüler sergiliyor. Bu görüntünün sebebinin ise balıkları ağlara çekmek için kullandıkları yüksek parlaklıktaki çok sayıda ampuller olduğunu öğreniyorum.
Gece nöbetini Uli’ye devrettikten sonra güzel bir uyku ile kendimi ödüllendiriyorum.